Asfaltın Kralları – Ford v Ferrari

İki deneyimli oyuncu Matt Damon ve Christian Bale’in başrollerini paylaştığı Ford v Ferrari, geneli itibarıyla Büyük Yarış – Le Mans (1971) ya da Zafere Hücum – Rush (2013) gibi, kaynağını gerçek olaylardan, rekabetlerden alan yarış filmleri geleneğini devam ettiriyor gibi görünse de anlatı anlamında farklı alanlara doğru genişleyen bir yapıya sahip. Açılış sekasında başarılı bir yarış pilotu olarak tanıştığımız, Matt Damon’ın hayat verdiği Carroll Shelby, yarışmasına engel olarak sağlık problemleri nedeniyle aktif spor kariyerini noktalamış, işinin ehli bir yarış arabası tasarımcısı olarak karşımıza çıkıyor. Bale’in canlandırdığı Ken Miles ise aslında çok başarılı bir pilot olmasına rağmen, geçinilmesi pek de kolay olmayan bir karakter ve bu sebeple ekonomik zorlukla baş etmek zorunda. Bu ikilinin, Ford çatısı altında uzun yıllardır dönemin en önemli motor sporu olaylarından biri olan 24 saatlik Le Mans yarışını domine eden Ferrari’yle girdiği rekabeti anlatıyor diyebiliriz Ford v Ferrari için. Lakin bu türden bir anlatının günümüz için kısır kalacağı düşünülmüş olacak ki, filmin ana aksı iki şirketin rekabetine değil, Ford’un kendi içinde yaşananlara yer veriyor.

Ford’un 1910’larda temeli atılan üretim sistemi, filmin geçtiği 60’larda eski şaşaalı günlerinden uzak. Kapitalizmin amiral gemisi kendine, değişmekte olan dünya düzeninde güvenle yüzebileceği yeni bir deniz arıyor. Daha sonraları post-Fordizm olarak tanımlanacak yaklaşımın erken bir örneği olarak motor sporları alanına girmek istiyor şirket. Bu alanda kazanılacak başarıların pazarlama ve tanıtım açısından fayda sağlayacağı düşünülüyor. İlk olarak o sırada sportif anlamda son derece başarılı olsalar da ekonomik olarak iyi günler geçirmeyen Ferrari’yi satın almak için harekete geçen şirket, Enzo Ferrari’nin bu teklifi yarış takımının yönetimini Ford’a bırakmak istememesi sonucu hedefine ulaşamıyor. Bunun üzerine Henry Ford’un torunu, o dönem şirketin başındaki isim olan II. Henry Ford, bir hükümdar edasıyla kurmaylarına Ferrari’yi alt edecek bir takım kurulması ve tabii otomobil üretilmesi için emri veriyor. Shelby ve Miles’ın “sıradan” hayatları bu noktadan itibaren, Ford için çalışmaya başlamaları sonrasında değişiyor. Artık Ford v Ferrari’nin anlatısı, otomotiv sektörünün yarış pistlerindeki rekabetine değil, Ford’un Ferrari’yi nasıl yeneceğine odaklanmaya başlıyor. Daha önce birçok örneğini izlediğimiz Hollywoodvari başarı öykülerinden bu tercihle ayrılmaya çalışan film, tam da bu sebeple nasıl bir söylem üreteceğine karar verememiş, eleştirmeye çalıştığı ne varsa bir süre sonra ayağına dolanan bir hâle geliyor. Bu durumun ilk örneği filmin adı. Türkçeye “Ford Ferrari’ye Karşı” şeklinde çevrilebilecek bu isim, söz konusu anlatı tercihi sebebiyle büyük ölçüde boşa düşüyor. Çünkü filmin büyük bir bölümünde, Ford’un karşısında yer alan bir Ferrari’nin varlığından söz etmek oldukça güç. Zira bu film Ferrayi sadece alt edilmesi gereken bir düşman olarak konumlandırırken, bu amaca ulaşmak için iki ana karakterinin gösterdikleri kahramanlıklara odaklanıyor daha çok. Bu noktada filmin başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde Le Mans ’66 adıyla gösterildiğini ve Türkiye’deki kopyada da jenerikte adının bu şekilde yer aldığını belirtmekte fayda var.

İtalyan motor sporları ve otomotiv devinin hikâyede bir kenara bırakıldığını düşünürsek, Ford v Ferrari’nin iki karakterinin karşısındaki asıl rakip Ford’un şirket işleyişinin kendisi gibi yansıtılıyor film boyunca. Mevcut görev ve konumları farklı olsa da ikisi de başarı odaklı, bu uğurda karşılarına çıkacak her engelle kıyasıya bir mücadeleye girmeye hazır sporcular olarak karakterize ediliyorlar. Fakat bu noktada film yine ciddi bir hataya düşerek kapitalizme, ekonomik önceliklere, şirket kârlılığına karşı kendi sportif değerlerini savunan iki karakterini, Hollywood’un tipik kahramanları olarak kodluyor. Shelby, yakışıklı, gerekli güç dengelerini kontrolü altında tutarak işinde başarılı olan biriyken; Miles yer yer tahmin edilemez, sadece güdülerinin peşinden giden bir asi. İkisinin arasındaki uyum oyuncuların performansları sebebiyle seyirci nezdinde karşılığını bulsa da, bu temsil kontrollü “iş adamı” ve onunla birlikte çalışan başarılı ama ehlileştirilmesi gereken “erkek”ten oluşan, Hollywood’un kahraman erkek ekiplerinden çok farklı değil. Hele bir de anlatıda hiçbir kadın karaktere alan açılmadığını, hatta bunun bir adım öteye taşınarak “Kaybetmek isteseydik direksiyona Doris Day’i geçirirdik” gibi bir cümle sarf edildiğini düşünürsek, Ford v Ferrari’nin, erkeklerin dünyasında kendilerinden ödün vermedikçe, doğru bildiklerini okudukça kendi bireysel başarılarını elde edebileceklerini tekrar eden muhafazakâr anlatılardan farklılaştığını söylemek oldukça zor.

Filmin Hollywood alışkanlıklarının tekrar ettiği, Amerikan ya da kendinden olmayanı temsil etme şeklinden de gözlemlenebilir. Filmin başlarında Ford tipi, niceliği ön planda tutan üretimin bir antitezi gibi karşımıza çıkan Ferrari bir süre sonra, savaşı filmlerindeki öfke dolu ifadelerle sağa sola manasız kurşun saçan Vietnam ya da Japon askerleri minvalinde bir temsille karşımıza çıkıyor. Öyle ki, Ford’un Ferrari’ye yaptığı teklifi izlediğimiz sahnelerde, İtalyan karakterlerin kendi dillerindeki konuşmlarını altyazı vasıtasıyla takip edebiliyorken, iş rekabetin iyice su yüzüne çıktığı, filmin son bloğunu oluşturan Le Mans ’66 yarışına gelince benzer bir tercih göremiyoruz. İtalyanlar, Ford’un başarısı karşısında paniklemiş hâlde konuşurlarken neler söylediklerinin bir öneminin olmadığı düşünülmüş olacak ki altyazılar bu kez ortada gözükmüyor. Böylelikle İtalyanlardan oluşan Ferrari ekibi, konuştukları dilin fonetiğinin de etkisiyle neredeyse bir komedi unsuru gibi görünmeye başlıyor nedense. Hollywood’un düşman yaratma pratiklerinin kolaycı bir şekilde tekrar edilmesiyle ortaya çıkan bu temsil, II. Henry Ford’un, sportif alanda yaşanması gereken rekabeti II. Dünya Savaşı’ndan bir örnekle “taçlandırmasıyla” iyiden iyiye kontrolden çıkıyor.

Tüm bunlar ışığında Ford v Ferrari’yi Shelby – Miles ikilisinin adanmışlıklarıyla, kapitalist düzene karşı kazandıkları bir başarı hikâyesi olarak okumak oldukça güç. Zira karşımızdaki yapım, iyi kotarılmış sahneleriyle teknik anlamda derli toplu olmasıyla göz boyarken kendi muhalifini kendi üreten Hollywood’dan çok kez duyduğumuz “çok isterseniz, karşınıza ne çıkarsa çıksın başarırsınız” cümlesinden fazlasını kuramıyor. Ford, Hollywood ve kapitalizm kazanırken, Fordizm yerini mevcut şartlara göre şekillenmiş post-Fordizme bırakırken filmin karakterlerlerine arabalarını uzaklara doğru sürmek düşüyor sadece. Beklentileri Hollywood tarafından yaratılmış seyirciye de iyi çekilmiş bir film sayesinde geçirilmiş birkaç saat sonrası kendini iyi hissetmek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: